YAŞLILARDA PRİMER SARKOPENİ VE DOĞAL İMMÜN YANIT DİNAMİKLERİ: SARC-F, SERUM TLR-4, TLR-9 VE RESOLVİN DÜZEYLERİ
XXVII. Ulusal İmmünoloji Kongresi 2026, Bursa, Türkiye, 26 - 29 Nisan 2026, ss.137-139, (Özet Bildiri)
- Yayın Türü: Bildiri / Özet Bildiri
- Basıldığı Şehir: Bursa
- Basıldığı Ülke: Türkiye
- Sayfa Sayıları: ss.137-139
- İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Adresli: Evet
Özet
Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın temel amacı, geriatrik hastalarda serum Toll-Benzeri Reseptör (TLR) 4,
9 ve Resolvin-E1 düzeyleri ile primer sarkopeni arasındaki ilişkiyi değerlendirmek ve bu
biyobelirteçlerin tanısal doğruluğunu SARC-F skoru ile karşılaştırmaktır. Çalışma, özellikle ikincil
nedenlere bağlı olmayan primer sarkopenin patofizyolojisinde doğal bağışıklık sistemi dinamiklerinin
rolünü incelemeyi hedeflemektedir.
Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi geriatri polikliniğinde
rutin tıbbi bakım alan 65 yaş ve üzeri, 44 primer sarkopenik ve 44 kontrol grubu katılımcısıyla
yürütülmüştür. Malignite, ileri evre organ yetmezliği, malnütrisyon ve kronik enfeksiyonlar gibi
sekonder sarkopeni nedenleri olan bireyler çalışma dışı bırakılmıştır. Tanı kriteri olarak EWGSOP2
önerileri benimsenmiş; tarama aşamasında SARC-F anketi uygulanmıştır. Kas gücü, el
dinamometresiyle ölçümler yapılarak değerlendirilmiş; erkeklerde <27 kg, kadınlarda <16 kg değerleri
düşük güç olarak kaydedilmiştir. Kas kütlesi ölçümünde Tanita TBF-300 biyoelektriksel impedans
analizi (BIA) cihazı kullanılarak İskelet Kas Kütlesi İndeksi (SMMI) hesaplanmış; eşik değerler
erkeklerde <7.0 kg/m², kadınlarda <5.5 kg/m² olarak belirlenmiştir. Ayrıca 6 metrelik yürüme testiyle
fiziksel performans ölçülmüştür. 10-12 saatlik gece açlığı sonrası alınan kan örneklerinde serum TLR-
4, 9 ve Resolvin-E1 düzeyleri ELISA yöntemiyle analiz edilmiştir.
Bulgular: Çalışma kapsamında incelenen sarkopeni ve kontrol grupları arasında yaş ve cinsiyet dağılımı
açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Sarkopeni grubunda kavrama gücü, kas
kütlesi, yürüme hızı ve vücut kitle indeksi (BMI) kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük
bulunmuştur (p < 0.001). Biyobelirteç analizlerinde, serum TLR-9 ve Resolvin E1 seviyelerinin
sarkopeni grubunda anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür (sırasıyla p < 0.001 ve p = 0.040).
TLR-4 seviyeleri de sarkopeni grubunda daha yüksek izlenmiş, ancak bu fark istatistiksel anlamlılığa
ulaşmamıştır (p = 0.742). Çok değişkenli lojistik regresyon analizi, TLR-9 (OR: 3145) ve SARC-F
skorunun (OR: 4.788) sarkopeni varlığı ile bağımsız ve güçlü bir şekilde ilişkili olduğunu doğrulamıştır.
ROC eğrisi analizi sonuçlarına göre, TLR-9 için AUC değeri 0.896, SARC-F için ise 0.943 olarak
hesaplanmıştır; bu veriler her iki parametrenin de yüksek tanısal doğruluğa sahip olduğunu
göstermektedir.
Tartışma ve Sonuç: Sarkopeni patofizyolojisinde düşük dereceli kronik inflamasyonun protein
katabolizmasını hızlandırarak kas kaybına yol açtığı düşünülmektedir. Yüksek serum TLR-9 seviyeleri,
hücre stresi veya hasarı sonucu dolaşıma salınan mitokondriyal DNA'nın (mtDNA) inflamatuar süreçleri
tetiklemesiyle açıklanabilir. Hayvan modellerinde TLR-9 ekspresyonunun artışının kas fibrozisi ile
ilişkili olduğu ve TLR 9'un engellenmesinin kas fonksiyonlarını iyileştirebileceği gösterilmiştir.
Resolvin-E1 (RvE1) düzeylerindeki artış ise, vücudun mevcut inflamasyonu çözmeye ve doku hasarını
sınırlamaya yönelik "ters yönlü bir yanıtı" olarak yorumlanabilir. Omega-3 türevi bir mediyatör olan
RvE1, inflamasyonun rezolüsyonunda kritik rol oynamaktadır. Özetle, klinik uygulama açısından,
SARC-F anketi ucuz ve hızlı bir tarama aracı olarak EWGSOP2 tarafından önerilse de, hastanın öz-
bildirimine dayanması ve fiziksel/zihinsel kısıtlılığı olan bireylerde uygulanmasının zorluğu bir
dezavantajdır. Çalışma verileri, serum TLR-9 düzeylerinin SARC-F ile benzer tanısal güce sahip
olduğunu ve özellikle anketin uygulanamadığı durumlarda objektif bir biyobelirteç olarak
kullanılabileceğini ortaya koymaktadır. Sonuç olarak, TLR 9'un sarkopeni patogenezindeki rolünün
anlaşılması, gelecekte yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesine olanak sağlayabilir.